Pages

kişisel bi şey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kişisel bi şey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.12.18

geleceğe dönüş

bunu değil, ama bunun dışındaki tüm bloglarımı ve severek takip ettiğim diğer kişilerin tüm bloglarını okuyarak başladım bugüne. tatlı bir nostaljiydi başta... ne güzel yazmışım, yazmış, yazmışız diye diye geçti zaman - bir noktaya kadar. 

çünkü gerçekten güzeldi. biraz geriye bakınca, daha pastel renklerde hatırlıyor insan her şeyi, evet - ama bundan bağımsız olarak da güzeldi. bugün kadar. sevdiğimiz diziler vardı, keşfettiğimiz müzikler. bunlara anlamlar yüklüyorduk. o anlam yükleme olmadan, değerli gelmiyor hiçbir şey. şimdi eksik olan şey biraz da o belki. çok hızlı seviyoruz, çok hızlı nefret ediyoruz. her şeyi genellediğimizde mesele kendiliğimizle ilgili değilmiş gibi hissediyoruz. 

neyse, ben son zamanlarda tekrar günlük yazmaya başladım. 2013'ten beri yarısından çoğu boş olan günlüğümün sonuna yaklaşıyorum ve sırada bekleyen güzel defterlerim var. bir tanesi shakespeare & company'den aldığım ama kullanmaya kıyamadığım defterim. kullanmamaya kıyamamak hayattan ne çok şey götürüyor oysa. yanlışları istediğimiz gibi silebildiğimiz, sıkılınca hiçbir iz bırakmadan kapatabildiğimiz, istediğimiz kadar doldurabildiğimiz internet günlüklerimizin de çok etkisi var bunda. bir de derdimizi kısacık cümlelerle anlatmaya alışmamızın da... 

alışmayacağım, blogger'a geri dönüyorum. hem günlük, hem blog tutulabilir. burada kendi kendine eğlenen de benim, günlük yazarken kendi kendine üzülen de... ya da tam tersi :) neden olmasın? 

bugün okuduğum bir blog, bir blog yazısı, bir blogun seneler önce yazılmış son yazısı canımı yaktı ama. biraz da o yüzden geldim, yazıyorum buraya. yoğun duygumdan uzaklaşmak için. çok sevdiğim birinin üzülmesine dayanamadığım için. onu yeterince tanımıyor oluşuma üzüldüğüm için. hep yanında olmama rağmen yanında olamadığım için. 

bu da böyle bir dönüş yazısı olsun. geleceğe dönüş.

30.9.15

hâlâ

- gemi gidiyor.
- hayır, gitmeye hazırlanıyor, ikisi farklı şeylerdir. ayrıca, buradan bakışla gidiyor olan, gittiği yerden bakışla geliyor olabilir.
- gidiyorken gelebilmek ya da geliyorken gidebilmek gibi aynı anda iki zıt yönü olabilen tek bir eylemi ifade için yeni kelimeler gerekebilir.


böyle muhteşem bir diyalog var ilhami algör'ün kitabı albayım beni nezahat ile evlendir'de. bir hikayede figüran olan, figüran olarak anlatıldığı için kendi geçmişini bile bilmeyen bir adamın kendi hikayesinin kahramanı olmaya çalışmasını anlatıyor. ancak henüz ortada bir hikaye yok; yalnızca anlam vermeye çalıştığı, kendisini yeni bir hikayeye götürecek bir işaret olup olmadığını anlamaya çalıştığı olaylar silsilesi var. bir noktadan sonra, o olayların kimin tarafından oluşturulduğuna, neden bir türlü kahraman olamadığına, mesela bütün rastlantılara rağmen neden nezahat ile birlikte olamadığına dair sorgulamaları var. vazgeçerek kahraman olamayacağını bilmesine rağmen vazgeçişleri var. başkalarından duyduğu öğütler ve o öğütlerden nefret edişleri var. onu dinleyecek kişiler var, çok tatlı bir sahaf var, tatlı bir usta ve tatlı bir kedi var. evden uzaklaşabilmek için anteni kontrol etme bahanesiyle dama çıkan adamlar var. bol bol sorulan "mesele nedir?" sorusu var. bol bol verilen "hayat hakkında fikrim yok" cevabı var. böyle bakınca, aslında adamın oldukça sağlam bir hikayesi var ve hikayede bizim hayatımızdan farklı bir şey yok. 

kahraman olmadığımız, hiçbir şeyi yola sokamadığımız, istediklerimizi elde edemediğimiz, akışına bırakamadığımız ya da oradan oraya sürüklendiğimiz ama gideceğimiz yere varamadığımız hisleriyle baş başayız. elimize geçen fırsatları değerlendiremediğimizi, bir hikayeden basıp gittiğimizde yolumuzu kaybettiğimizi görüyoruz. bunların aslında sorun edilmeyecek meseleler olduğunu, insanların çok daha büyük kayıplarla uğraştığını ve bize hâlâ kahraman olmadığımızı söyleyip duranlara bir tarafımızla gülmüyor; aksine onlara hak veriyoruz. kendi figüranlığımızla başkalarından çok biz dalga geçiyoruz. hayat hakkında gerçekten bir fikrimiz olmamasına rağmen, varmış gibi yapıyor ve sıkıcılaşıyoruz. hatta ölümüne sıkıcılaşıyor ve başkalarına işkence haline geliyoruz; ve ne yazık ki en sevimli halimiz bile bunu değiştirmeye yetmiyor. bunu biliyoruz, ama yine de çabalıyoruz. 

ya figüranlığımızı kabullenemiyor ya da kahramanı olduğumuz hikayeleri göremiyoruz. o yüzden gitmesek de, gitmeye hazırlanıyoruz. hep hazırda bulunuyor ama bir türlü hareket etmiyoruz. bu saatten sonra kaybedecek neyimiz varsa...

18.2.12

paralel bir evrende...



paralel bir evrende, ben çatı katındaki, kocaman bir kütüphanenin yatağımı odanın geri kalanından ayırdığı bir evde yaşıyormuşum. pencereden uzaktaki şehrin ışıkları gözüküyormuş geceleri, gündüz ise hemen evimin karşısındaki parkı izliyormuşum. kar yağdığında bembeyaz oluyormuş o park, ben de bir koltukta kitap okuyormuşum. film izlerken uyuyakalıp her seferinde kendime kızıyormuşum. ertesi gün kaldığım yerden devam edip beğendiğim filmleri en yakın arkadaşlarıma öneriyormuşum. şiddetle. şiddetle yaptığım tek şey oymuş. onun dışında çok sakinmişim.

bazen arkadaşlarım geliyormuş evime. hemen en sevdiğimiz şarkılardan oluşan, o gün boyunca defalarca dinleyeceğimiz bir liste yapıyormuşuz. birbirimize hayatımızdaki değişiklikleri anlatırken, birlikte çikolatalı tatlılar yapıyormuşuz. kahvemizi içip tatlılarımızı yerken, kendisiyle bir süredir ilgilenemediğimiz için bizi kıskanmaya başlayan kedimle oynuyormuşuz. siyahmış kedim. simsiyah. zeytin'miş adı da. en sevdiği şey, sabahları yorganımı tırmıklayarak beni uyandırmakmış.

paralel bir evrende bile sesim pek güzel değilmiş ama. o yüzden beste yapıyormuşum. bazen o bestelerimi satın almak isteyenler oluyormuş. benimse içimden hediye etmek geliyormuş çünkü zaten ayda bir çıkan bir dergide çalışıyormuşum. her ay gittiğim bir yeri kısaca tanıttığım ve birkaç fotoğrafla süslediğim küçücük bir köşem varmış. o yere ait gezi yazılarında pek bahsedilmeyen, gözden kaçabilen özelliklerini anlatıyormuşum. insanlarından, ama en çok da kendi yaşadıklarımdan bahsediyormuşum.

şimdikinden birazcık daha mutlu olduğum paralel bir evrende, hayatın beni oraya nasıl getirdiğini hiç anlamıyormuşum. senelerdir azıcık farklı seçimler yapmış olsaydım hayatımın nasıl olacağını merak edip duruyormuşum.

[yazının sonuna geldiğimde çalan şarkı - rüzgar]

23.1.12

honesty may kill you



birkaç gün önce zenne'ye gittim ve filmi izleyince, bazı hayatlara ne kadar uzak olduğumuzu fark ettim. üzüldüm, hem de çok. kendi telaşımda, tanıma şansını yakalayamadığım o kadar insan var ki... şu an kendime bile kızıyorum, eve kapanmış halde bu satırları yazıyor okduğum için. eğer filmler hayat değiştirebiliyorsa gerçekten, benim hayatımı bu film değiştirebilir belki de. biraz daha düşünmeli. ama fazla düşünmeden de harekete geçmeli.

yalnızca bi film olmasını isterdim aslında o hikayenin. yalnızca film olduğunu düşünerek, kendi hayatımı sorgulamasaydım da olurdu.

olmadı tabi.

insan olanın içinin kaldıramayacağı bi durum var ortada. dün, aynı konunun işlendiği [ama bence kötü bağlandığı] behzat ç.'de, behzat'ın son sahnedeki tepkisini vermek istiyorum bugünlerde, duyduğum her şeye karşı. insanların acımasızlığı, anlayışsızlığı, bencilliği çok fena midemi bulandırıyor çünkü. her davranışı bi şekilde açıklarım belki, ama bunları açıklayamıyorum.

bilirsiniz, ben umutluyumdur genelde, her şey hakkında. ama bugünlerde gelecekten korkuyorum. yazının bu noktalara gelmesini de planlamamıştım aslında, öfkeliymişim, haberim yokmuş. ama öfke iyidir iyi. harekete geçirir.

neyse. diyeceğim o ki, gitmemiş olan varsa, ben bi daha izlemeye gidebilirim. 

31.12.11

2012: çift sayılı seneleri severim !

bi pattern halini almaya başladı. aralık ayı boyunca yeni yıl heyecanı yaşayıp 31 aralık'ta "hmm. çok sıkıcı." diye düşünüyorum kaç senedir. bu da aslında beklentilerimin karşılanmamasından hep, biliyorum. ama hiçbir zaman, bir şeylere karşı düşük beklentilere de sahip olamıyorum.

'u may say i'm a dreamer..'


yine de rengarenk şekerlemelerim, şarkı aralarında 'happy new year' şeklinde jingle giren radyo kanalım, birazdan izlemeye başlayacağım yılbaşı temalı romantik komedi filmimle aslında hiç de başka yerlerde 'single bells' yazarak göründüğüm kadar acınası bi halde değilim :) ve o bi şeylerin yeniden başlıyormuş hissi, o başlayan şeylerin güzel olacağı umudu yine var içimde. umarım, 2012 herkes için mutteşem geçer ! en azından, umarım, seneye bu saatlerde 'bitse de gitsek' modunda olmayız.

yine de birkaç hediye alsaydım fena olmazdı bence. :p

22.11.11

bir delinin hatıra defteri

eğer hayatınızda, çok güzel bir şeye tanık olursanız, bi durun. nefes alın. derin derin nefes alıp verin. kimseye, gördüğünüzün veya yaşadığınızın ne kadar güzel olduğunu anlatmaya çalışmayın. kimseyi de dinlemeyin bu konuda. önce o, sizin kendi yaşadığınız şekilde, kendi duygu ve düşüncelerinizle sinsin içinize, başkalarının anılarıyla değil. eve gelince, ışığı kapatıp uzanın mesela. çünkü bu süre boyunca, ne kadar az şey görür, ne kadar az şey duyarsanız, o hikaye o kadar çok sizinle olur, o kadar çok da derine işler.


bazı şeyleri, yaşadığınız an unutamayacağınızı bilirsiniz. bir delinin hatıra defteri de, böyleydi benim için. şu an yaşadığım duyguların yoğunluğundan anlatmakta zorlandığım, muhtemelen hakkında bir yazı daha yazacağım bir oyundu. bazı insanların ne kadar "güzel" olduğunu görüp imreniyorum. erdal beşikçioğlu da onlardan biri, bir kez daha anladım.

şimdi fark ettim, ben de noktadan sonra küçük harfle başlıyorum :)

not : bi de oyun öncesi, ortamın nezihliğini yerle bir edecek şekilde gülmeme sebep olan, saçmasapan geyiklerimi, inatla sevdirmeye çalıştığım dizinin bilimum sahnelerini sabırla dinleyen, bi de tekrar başlamış şıpsevdiliğimi destekleyen biri var ki.. onu çok fena yirim ! evet.

23.10.11

anlam

bi süredir mutlu olmak o kadar zor ki.

nick, mektubunda hiçbir şeyi gözünde büyütme dediğinden beri, her şey daha büyük geliyor gözüme. resimdeki çocuk gibi kocaman bi kafam var sanki. ama o mutlu tabi, su verdiği çiçekleriyle. gerçi, bakınca benim de gülesim geliyor :) gerçi, şimdi de düşündüm de, canımı acıtan şeyler zaten çok kocaman. elimden bir şey gelmiyor, elinden bir şey gelebilecek olanlar ise bir şey yapmıyor. ve ben kızıyorum, kaybedilenlere üzülüyorum. biraz daha yalnız hissediyorum kendimi, biraz daha yabancı hissediyorum bazı insanlara. anlam veremiyorum ve asıl, asıl o anlam verememe yoruyor beni.

başka şeylerde de olduğu gibi. çünkü ben, anlam veremediğim şeyleri çözmeden bırakamıyorum. en iyi ihtimal, anlam veremeyeceğim başka bir şey bulmak.

5.8.11

martılar

pencereden bakıp evlerin ışıklarının birer birer söndüğünü fark ettiğimde mutlu oluyorum ben bu saatlerde. hele tam dışarıya göz atarken sönerse bi tanesi, çok şanslıyım demektir o gece. uyusun herkes! uyusun. bir şey olursa ben uyandırırım sizi, hepinizi. ama her şey dursun istiyorum. bütün arabalar, uçaklar. bir saniye sessizlik bile yeter bana.

bak şimdi, babamın yatağında döndüğünü duyuyorum mesela.
uzaklarda bir motor var.
odamda bir sinek.
şimdi de karşıdaki apartmanda bir ışık yandı.
sinirleniyorum yavaş yavaş.

teoman da müziği bırakmış zaten. zamanlamasına diyecek söz bulamıorum. salak.
martılar. bununla uğurluyorum seni.

1.6.11

..

"bu sefer silmeyeceğim yazdığım her şeyi.. ilk defa bu kadar açık olacağım ve -büyük ihtimalle- son defa..

1.5 senedir, içimden geçenlerdi hep yazdıklarım, hiç yapmacık olmadım. yaşadıklarım da her zaman öyleydi zaten, seninleyken kimseye karşı olmadığım kadar doğaldım. o yüzdendi yaptıklarımdan sonra garip garip bakmaların; senin yanında içimden gelen coşkuya hiç karşı koyamadım. çünkü hep bastırıyorduk zaten bir şeyleri, sevgimizi bastırırsak daha az inciniriz sandık, özlemimizi bastırırsak hiç özlemeyiz sandık. ama şimdi yine tekrar tekrar dolaşıyor o aylar önce sorduğum soru kafamda: 'korkmadan sevsek mutlu olur muyduk?'

tek fark var o zamanla şimdi arasında, o zaman '2 mutsuz' değildik gerçekten. sadece yorgunduk belki, ve yine mutlu edebiliyorduk birbirimizi. sadece seslerimiz hayata bağlıyordu bizi, birbirine bağlanmış iki yaşam destek ünitesiydik (: şimdiyse.. mutsuz demek istemiyorum ikimize de, gelecekte bir gün, sadece gülümseyerek hatırlayacağımızı biliyorum o koskoca seneyi. yine de bunun için hala biraz erken sanırım.

hiç kızamadım sana, bilirsin. yine kızmıyorum zaten. tek benim hayallerim değil çünkü kırılan, sen de yaşıyorsun aynılarını, eminim. sana bu kadar yakınken, hiç olmadığım kadar uzaklaşmak istemezdim ama haklıydın işte. zamanla daha da zorlaşacaktı her şey, daha acı verecekti özlemler ve bu ayrılık. içimdeki o uğursuz umudu söndürmeye çalışıyorum şimdi, hayalperest olmanın acısını çekiyorum, oysa o kadar uyarmıştın di mi?

bu, buraya yazacağım son yazım; rüzgar girerken penceremden, karanlık basmışken etrafı, okuyup okumayacağını bile bilemezken, yapayalnız yazdığım bir yazı sadece.. biraz hüzün, biraz özlem, biraz sen, biraz ben olan içinde. hayatının her noktasından çıkmışken aslında, hayal gibi birazcık görünüp sonra yine kaybolacağım bir yazı.

ve o gece söyleyememiştim ama,

sana da teşekkürler beni çok sevdiğin için!
"
temmuz '09

-- 
o 'gelecekte bir gün' gelmiş bile. sadece bunu söylemek istedim.

3.2.11

ignorance is bliss

son bir haftada,
çok sevindiğim, çok üzüldüğüm, çok şaşırdığım birer şey;
çok özlediğim bir kişi;
çok sıkıldığım ve çok gitmek istediğim birer yer oldu.

- ama buralarda olmayacağım bisüre daha..

10.1.11

100111

haftaya pazartesiyi bekliyorum. 7 gün kaldı. dayanabilirim. delirmeden. sonra... önce oi va voi =) o bile yeter belki. kitaplar, romanlar.. shelovesbookmarks.. özledim orayı da çok ! başka bişi düşünmem, en kendimle baş başa tatilim olur.. 
bi de kitap kurdu'na giderim.. 
film izlerim, lie to me'yi bi daha izlerim.. harry potter'ları da =) 
mızıka çalışırım bol bol.. 

ağladıkça, istediğim gerçekten bu mu diye düşünmeden edemedim çünkü.. 
ya da yapabileceğim?

"beisa, mutlu musun?" :))
not: bu evi seviyorum. 

24.12.10

çoknoktayanyana

yarışmıyorum kimseyle, kendimle bile.
ama hep kaybettiğimi hissediyorum bugünlerde, hep bir burukluk var içimde o yüzden.
her şey düzgün olsun demiyorum, hiç demedim, bundan sonra da demem ama..
bir memnuniyetsizlik var üstümde..
bir çekememezlik..
bir rahatsızlık, her girdiğim ortamda..

dilimin ucuna geliyor bi şeyler, söylemek istemiorum.. hepsi de kendimle ilgili, söylersem gerçek olacaklarmış gibi, söylemezsem de gerçek değillermiş gibi..
emin değilim..

her şeyi bilip müdahele edememek de çok zor..
bol noktalar koymak istiorum bi şeylere, hiç koyamadığım için bundan önce, elimde ne kadar varsa hepsini koymak.. devam edecekmiş de, yarıda kalmış gibi işte tam; 2noktayanyana gibi değil bu sefer, onda bile az buçuk kesinlik var çünkü..

böyle..

22.12.10

wake me up when 'december' ends..

"9 ay falan oldu" dedim ya kıza :p ve uzun bi süre de fark edemedim hatamı..
izafiyet teorisi diye buna derim ben..
bi de bitmek bilmeyen sunum dakikalarına :p
bu kadar mükemmeliyetçi olursam (!) komik olan, hazırlarken rahat olup sunarken o hale bürünmem, üzülmem falan :p
demek ki, bu durumda bana ait olmayan bişi var, içime sindirilememiş bişi..
oysa ben sunumumu videoya kaydedip vls media player'da oynatacaktım okulda :p
neyse.. bu da geçti neyse ki :)
önümüzdeki maçlara bakalım, şemsiyemize sahip çıkalım, asistana vaktinde gidelim..

ocak'ın gelmesine çok ihtiyacım var.. özlediğim insanlar var çünkü :)
çabuk gelesiceler..

ben yatıorum :)

11.11.10

özleyin beni!!




yarın bol bol göreceğim manzara. 
şimdiden bulanıyor midem. 

26.10.10

`elma dersem çıkma sakın ha!`

jehan'lı, cudi'li, genco'lu bi öğleden sonra :)

gözlerim hala dolu dolu, bana psikologculuk oynanmasından nefret ediorum !
nereye dokunmanız gerektiğini biliyor olabilirsiniz, ne kadar dokunmanız gerektiğini bilemiyorsunuz ama..
bu kadar sinirlenmezdim, üzülmezdim, kırılmazdım belki, senelerdir biraz anlaşılmış olsaydım..

bu şarkılar da yardımcı olmuyor, düşünmekten sözlerini duyamıyorum ama müzikler içimi parçalıyor.
ya da ben yine bahane arıyorum, durduk yere..
ama hatırlatılmasına ihtiyacım yok, biliyorum hayatın güzel olduğunu :)
kimse merak etmesin artık beni, teselli etmesin..
böyle bile iyiyim gerçekten :)

24.10.10

yıldız


bi yıldız kaysaydı.. 

baştan anlatayım size. ben bir yıldızın kaydığını hiç görmemiştim. ne zaman baksam sabitlerdi gökyüzünde. milyonlarcasını bir arada gördüğüm o geceden beri, sokak lambalarını suçladım hep bunun için. eminim, bi yerlerde kayan yıldızlar vardı ama şehrin aydınlığından ben göremiyordum. çünkü masam pencerenin yanındaydı, çünkü gündüz kapalı olan perdelerim gece açıktı ve çünkü gözüm dışardaydı benim, görmemem imkansızdı. 

belki de o kadar güzel bi şey değildir? 

sonuçta gidiyor, umarsızca, kim bilebilir ki bi yıldızın neler hissettiğini. tutacağın dileğin gerçekleşmeyeceğini biliyorsan, yerinde durmasını tercih bile edebilirsin bence. bazen hiç dilek tutmamak, hiç adım atmamak, hiç cevaplamamak daha iyidir ama hiç yapamayız. ben yapamam.

..o yıldızın peşinden giderdim ben kesin!

30.9.10

rengarengarengarenk

pembe bi dumble'ım var, şeker gibi :) 
boncuklu küpelerim var, mavili, kahverengili.. 
teneke bi kutum var, rengarenk daireli.. 
bi bebeğim var, sapsarı saçlı ve sapsarı elbiseli :)
mor kedim, mavi aynam, altın kaplamalı rujum var.. 
kalp şeklinde yeşil kutum, flinstones'lu kalemliğim bi de.. 

bu kadar rengarenkken hayatım, ağlayamam tabi.. 
yoksa içimin karmaşıklığıyla alakalı değil, merak etmeyin ! 

25.9.10

bekle !

hiç istemediğim bi şeye dönüşüo son zamanlarda burası.
evde mahsur kalmamın sonucunda, duygusallığımın tavan yapmasıyla ve izlediğim her şeyde önce birleşip mutlu olan, arkasından bi şekilde ayrılan insanları gördükçe, ben de kendimi yer oldum yine.
öyle ki, koskoca felsefi kitaptan bile tek çıkardığım cümle 5 milyar insan arasından bi kişinin istenmesi.. şu an fark ettim de, kitap da baya önce yazılmış :p
neyse işte, okul açıldığında, daha hayata dair şeylerle döneceğimden eminim, şu an bütün algılarım tek bi noktaya odaklanmış durumda..
o yüzden beni üzen, heyecanlandıran, daha da önemlisi yazmaya teşvik eden pek bi şey yok hayatımda..

yine de güzel şarkılar buluorum en azından.. :)

17.9.10

çok.

bugünlerde çok çalışıyorum, çok geziyorum, çok okuyorum, çok dizi izliyorum, çok uyuyorum, çok konuşuyorum, çok saçmalıyorum, çok mesajlaşıyorum, çok strese giriyorum, çok dinliyorum, çok oturuyorum, çok sinirleniyorum, çok üzülüyorum, çok yiyorum, çok yoruluyorum, çok özlüyorum, çok şaşırıyorum, çok seviniyorum, çok düşünüyorum, çok istiyorum, çok harcıyorum, çok üşüyorum, çok hapşırıyorum, çok müzik dinliyorum, çok dağıtıyorum, çok topluyorum, çok takıyorum, çok gülüyorum, çok alışveriş yapıyorum, çok bekliyorum, çok hayal kuruyorum, çok bağırıyorum, çok şarkı söylüyorum, çok heyecanlanıyorum, çok arıyorum, çok poz veriyorum.

ama az yazıyorum.

nolacak böyle?

23.8.10

bulut, rüya, şarkı falan..

bi şarkı duymuştum içim acımıştı ya hani, dün de bi rüya gördüm, yine acıdı içim..
bazen bilemezsin ama nedenini, anlamazsın şarkının sözlerini, tanımazsın rüyandaki o erkeği..
ama hüzünlüdür bi şekilde.. şarkı bittiğinde ya da uyandığında, nefes alamadıını hissedersin..
sesini çıkarmazsın, bozmamak için büyüyü, gözünü kapatırsın aceleyle..
ama devamı gelmez, azalarak biter her şey gibi onların etkisi de..
bak bugün hiçbi şeyim yok gördün mü, daha dün bulutları birbirine sarılmış sevgililere benzetirken..

ismimin yeni nesildeki yaygınlığına bi kere daha şahit olmak da ayrı bi acı zaten !