Pages

18.4.15

anladıysanız, bana da anlatın

neler yazıyordum buraya, nasıl yazıyordum, hatırlamıyorum. yine var bahsetmek istediğim şeyler. farklı farklı kişilere kırgınlıklar, kızgınlıklar... hayal kırıklıkları, boğazda düğümlenmeler... sadece bunlar da değil, mutluluklar, heyecanlar ve umutlar. her insan gibi, binlerce şey yaşıyorum, on binlerce şey hissediyorum.

ama hiçbirini anlamlandıramıyorum. kaybolmuşum. ne yöne dönsem, boyumdan büyük bir şeyle karşılaşıyorum - ki bu hiç zor olmuyor. hiçbirini anlatamıyorum. kimseye. KİMSEYE. anlatabildiğimi sandığım kişilere bile. bir şekilde yeterli gelmiyor ya da. sanki birileri sonsuza kadar beni dinlesin istiyorum. bir dakika başka bir yere bakmanıza tahammülüm yok. bir dakika benden uzaklaşmanıza dayanamıyorum. bu zamana kadar hissetmekten, düşünmekten, bilmekten hep kaçtığım şey buydu. artık söylüyorum, ama bu ne işime yarayacak, bilmiyorum. 

güçsüzlüğü fark etmenin güçlülük olduğunu söylüyor herkes. incinebilirliği kabul etmenin kendi içine bir yol açacağını ve de... zaman zaman ben de söylüyorum bunları, yapması nefes almak kadar kolay ve doğalmışçasına. değil ama. bunu unutmamam lazım. her şey daha zor oluyor unuttuğumda. çemberler çize çize ilerlediğimi sanıyorum, yanılıyorum. kocaman bir çemberin üzerindeyim ve başladığım noktaya bile gelmedim daha. bu yüzden farklı bir yere çıkacağıma dair umudum var - ki bu göründüğü kadar iyi bir haber değil.

kendimi anlamak ve anlatmak adına attığım her adım işleri daha da karmaşıklaştırıyor sanki. bu yazıda olduğu gibi. o yüzden biri, nolur, bir şey anladıysa bana da anlatsın.

11.12.14

kendimle konuşmak

diyordum ki, zaten hiç umudum yok ve nasıl olsa bitecek. hatta buna şimdiden alıştım bile, bitmesi hayatıma çok da fazla etki etmeyecek. dramatize etmeye de gerek yok ama, tahmin edebileceğiniz gibi biterken, hiçbir şey beklediğim gibi olmadı. işin tuhafı, farklı hissedişim ve farklı davranışım çok hoşuma gitti. duygularımın ve davranışlarımın tüm ipleri elimdeyken ve ben onlara sımsıkı yapışmışken (ve bu nedenle başka hiçbir şeye tutunamazken) yapmayacağım şeyleri yaptım. yalnızca kendimin güldüğü bir iki espiri mesela. bitmemesine ve hatta daha fazla görüşmeye yönelik birtakım talepler. ilk defa (ya da ikinci?) dosdoğru ifade edilen öfke. ah o öfke. öfke ve kıskançlık. haset yani. tabi haset derken neyden bahsediyorum bilmiyorsunuz ama?

bir başkasıyla konuşmanın, aynı zamanda kendimle konuşmak olduğu bir uzam* - az çok böyle bir şey, evet. sanki benim bir şekilde tamamlamadığım/tamamlayamadığın şeyleri söyleyiveriyormuş gibi. zaten yazmak da böyle değil mi ve bu yüzden o (bir daha yaşanmayacağını sandığım) dokuz ay birden bire tekrar yazmaya başlamadım mı? ve hatta bu yazıyı da o yüzden yazmıyor muyum? bilmiyorum, siz ne dersiniz?

cevabını bilmediğim bir sorunun var olamayacağını düşününce, belli ki kendimi -ve sizi- kandırıyorum aslında. ben bunu da hep yapıyorum. bu konuya girmeden (ya da bir adım girdikten sonra koşarak uzaklaşıp) biraz kitap okuyalım en iyisi, üstteki alıntının geçtiği alttaki kitap yani. zaten bu sıralar öyle kitaplar okuyorum ki, bilinçdışı tercihlerim beni kendine hayran bırakıyor. zaten okumak da biraz kendimle konuşmak gibi.

galiba amaç kendinle konuşmak olunca, ne yapsan fark etmiyor. bu güzel. çok güzel.

*aşk üzerine bir diyalog - eve kosofsky sedgwick

19.9.14

life begins at the end of your comfort zone

bir dönüp kendine bakar, biraz üzülür insan. küçük bir çocuktur gördüğü, herkesten sakladığı, kimsenin sevmeyeceğini sandığı. bir küçük çocuğun nasıl sevilemez olabileceğini hiç düşünmemiştir. o çocuğu kendisinin bile sevdiğinin farkında değildir o an. her şeyi güçleştiren bu farkındalıksızlıktır aslında. 

bazen eve geliyorum ve uyuyorum. birazcık üzgün olsam, gördüğüm hiçbir rüyayı hatırlamayacak kadar derin uyuyorum hem de. sonra uyanıyorum. birkaç saatin daha geçtiğine ve gece uykusuna birkaç saat daha az kaldığına seviniyorum. gece uykusu daha uzun çünkü. daha karanlık. daha sessiz. o sessizlikte, uyumadan birkaç dakika önce, kendi kendime konuşuyor oluyorum. içimden. kimseyi uyandırmamak için. ev çok kalabalık geliyor böyle zamanlarda. dünya çok kalabalık geliyor. düşünecek çok fazla insan var, diyorum, onların da düşüneceği çok fazla insan var. sırf bu yüzden, bir şey yapsam, binlerce, milyonlarca, milyarlarca insanı etkileyeceğimi sanıyorum. haklı olabilirim. olmayabilirim de. mesele bu değil çünkü bir şeyleri yapmama nedenim de bu değil. mesele şu: ben kendi hayatımın değişmesini istemiyorum. evdekiler gece uyanmasın en basitinden. sabah kalkınca hiçbir şeye üzülmemişiz gibi kahvaltımızı yapalım. kendimizi yıllarca ne kadar sevgisiz bıraktığımıza bile şaşırmadan onlarca kişiyle gülelim, eğlenelim. günler birbirine o kadar benzesin ki, hiç zaman geçmedi sanalım; sonra geri dönüp baktığımızda geçen zamana inanamayalım. 

kulağa ne kadar güvenli geliyorsa, o kadar durağan bir şeyden bahsediyorum aslında. yalnız bir şeyi unutuyorum herhalde: hayatın doğası gereği durağan olmadığını; dolayısıyla, beklediğimin aksine hareketsizliğin sonunun da güvensizliğe çıkacağını. buradan söylemesi kolay, uygulaması zor bir sonuç çıkıyor tabi. hareket etmeye karar verirsen, değişimin yönünü de ayarlayabilirsin. yani, ayarlayabilirim. bilmiyorum, başkasına söylemek daha kolay. 

o çocuğu sevebilmek için, o çocuğun sevildiğini hissetmem, görmem gerekiyor bence. bu yüzden, bunu bu zamana kadar ne yaparak engellediysem, onları bulmaya çalışmakla harekete başladım. bir şeyler buldukça neler yapmış olduğumu görüp üzülüyorum, biraz daha uyumak istiyorum. yeterince uyuduktan sonra bir adım daha atabiliyorum. yavaş yavaş gidiyorum. 

5.9.14

birkaç küçük kız

bugün küçük bir kız, en büyük dileğimi sordu. "gerçekleştirebilecek misin?" dedim, kafa salladı. evet anlamında. ben de "o zaman uçmak" dedim. gözlerini kapatıp uçtuğumu hayal etti; "oldu" dedi ama sonrasında çok kötü bir seçim yaptığımı söyledi. haklıydı.

başka bir gün, başka bir küçük kız bana erkek arkadaşı (",) ameliyat olacağı için ne kadar çok üzüldüğünü anlatıyordu. sonra bana "senin erkek arkadaşın var mı?" diye sordu. yeni ayrıldığımızı öğrenince "olsun, senin kalbin güzel" dedi. o da haklıydı. 

bir gün de yine küçük bir kız, saçlarımı boyatmış olduğumu söyledi. "boya değil" dedim, inandıramadım. "küçükken de mi böyleydi?" diye sordu.  küçükken daha sarı olduğunu söyledim. "demek ki," dedi, "annen küçükken saçlarını boyamış"... ve haklıydı. 

küçükler zaten her zaman haklıdır; o yüzden alın bir çocuk karşınıza, uzun uzun konuşun. bırakın sizi bekleyen işleri, yaşıtlarınızla yapacağınız şikayet dolu konuşmaları, aramanız gereken bankayı... bir çocuğu biraz dinleyince hayal kurmayı eskisi kadar önemsemediğinizi, neye ihtiyacınızın olduğunu ne zamandır göz ardı ettiğinizi, kendinizi bir türlü iyi göremediğinizi ve bütün kanıtlar aksini gösterse bile inandığınız şeyin arkasında durmayı bıraktığınızı daha iyi anlıyorsunuz.

en büyük dileğim, clara olmak. bence bu sefer oldu.