Pages

16.5.15

yüzeyde

"love is all you need."
- the beatles

aynen bu şekilde başlamıştım akademik hayatımın en önemli makalelerinden birine. makalemin özeti buydu gerçekten. sevebilir ve sevildiğine inanabilir konuma gelene kadar yaşananlardan ve bu sürecin terapi ilişkisinde de ortaya çıktığından bahsediyordum. o konuma gelmenin yetmediğini ve asıl önemli olanın, o konumda kalma çabası olduğunu vurguluyordum. vardığın yerin değil, yolun önemli olduğunu söyleyen binlerce felsefe gibi. yeni bir şey söylemiyordum kısacası. yaptığım alıntı da bugüne kadar söylenmiş en farklı şey değildi.

ama nasıl oluyorsa, bunu her seferinde unutuyordum. defalarca yaptığım gibi, bir yerlere varmaya çalışırken bir ton şeyi gözden kaçırıyordum, daha çabuk olamadığım için kendime kızıyordum, o esnada kimseyi sevmeye fırsat bulamıyordum ve beni sevenlere yeterince önem veremiyordum. peki, nereden çıkmıştı bunca korku ve öfke? ve hatta bu duyguların kendisi neden bu kadar korkutucu ve öfkelendirici olmuştu birdenbire? bu sorulara verilecek birsürü teorik cevabım vardı, zor bir yol üzerinde olduğumu rahatlıkla söyleyebilirdim hissiz bir şekilde. hatta bazen gülerek. kendimi gerçekten anlıyormuşum, yolu gerçekten görüyormuşum gibi.

anlamamak ve görmemek için çabalıyordum oysa o sırada. hala çabalıyorum bir yandan, bunları görüyor olmama rağmen. sevemeyeceğime ve sevilemeyeceğime dünyanın en mantıklı düşüncesiymişçesine inanmama neden olan birtakım "eksiklik"ler içinde olduğumu hissediyorum çünkü. kendime ve yola dikkat etmeden körlemesine "yürümek" ise, o eksiklikleri bir an olsun unutturuyor. böylece korku da kalmıyor, öfke de. seviyor ve seviliyorum. yani, yüzeyde.

buradan ilerisi gelmiyor zihnime, takıldım kaldım. biliyorum işte, artık hiçbir şeyin göründüğünden ibaret olmadığını anladım. yüzeyin, gerçeğin çok küçük, minicik bir parçası olduğunu da... o yüzden geri geldi korkular, öfkeler, eksikliklere tahammülsüzlükler. bu yüzden zihnimde çağrışıp duruyor belki o herkesin bildiği şarkı sözü.

ve ben bu şarkı sözüyle özetlenebilecek kimbilir kaç yazı daha yazacağım?

4.5.15

çok tanıdık değil mi?

3.5.15

"my blood aches from waiting"*

birazdan söyleyeceklerimde yalnız olmadığımı düşünüyorum. zaten haksızlık etmek istemem kimseye, eminim hepimiz hayatımızın tamamını eksik bir şeylerimizin tamamlanmasını bekleyerek geçirdik. çok bekledik. daha çok bekleyeceğimizi bilerek beklemeye devam ettik. ne yazık ki, gerçekleşme ihtimali olan beklentilerimizden bahsetmiyorum şu an; aksine, daha derinlerde, bir gün her şeyin geçeceğini ve hayatımızın tamamen değişeceğini umut ettik. ve dediğim gibi, beklemeye devam ettik. açık konuşmak gerekirse, özünde benzer ihtiyaçlardan dolayı birbirinden tamamen farklı şeyler bekleyen bunca insanın arasında bekleme durumunu daha iyi anlatan birini görmedim.

evet. beklemekten kanım acıyor.

evet. tam olarak hissettiğim bu. elimden hiçbir şey gelmezken ve aslında bazı şeyleri değiştirebilmek için yapabileceğim bir şey yokken bile kendimi suçlarken, canım değil, ellerim, kollarım, bacaklarım değil, ciğerlerim değil, kanım acıyor. çaresizlik mi deriz buna, hayal kırıklığı mı, kaygı mı, bilmiyorum. bir isim koymaya çalıştığımızda yaşadıklarımızın içinden bir şeyler -hem de oldukça önemli bir şeyler- kayboluyormuş gibi hissediyorum. hiçbir isim, her nefes alışımda, benliğimin her yanında kendini hatırlatan bir durumu anlatmaya yetmiyor çünkü.

öyle bir şey ki bu dizede bahsedilen, beklemeye -ve yaşamaya- devam etmeye karar verirsem eğer, acıdan kurtulmamın hiçbir yolunun olmadığını da anlatıyor. beklemekten vazgeçmek de, bir şeyleri değiştirebilmek için bir adım atmak ya da bir şeylerin gerçekleşmeyeceğini kabul etmek anlamına geliyor. hangi yolu seçeceğimi de bilemiyorum ve bana yardımcı olacak bir işaret bekliyorum.

yine.

*before the rain filminin başında geçen şiirden.

18.4.15

anladıysanız, bana da anlatın

neler yazıyordum buraya, nasıl yazıyordum, hatırlamıyorum. yine var bahsetmek istediğim şeyler. farklı farklı kişilere kırgınlıklar, kızgınlıklar... hayal kırıklıkları, boğazda düğümlenmeler... sadece bunlar da değil, mutluluklar, heyecanlar ve umutlar. her insan gibi, binlerce şey yaşıyorum, on binlerce şey hissediyorum.

ama hiçbirini anlamlandıramıyorum. kaybolmuşum. ne yöne dönsem, boyumdan büyük bir şeyle karşılaşıyorum - ki bu hiç zor olmuyor. hiçbirini anlatamıyorum. kimseye. KİMSEYE. anlatabildiğimi sandığım kişilere bile. bir şekilde yeterli gelmiyor ya da. sanki birileri sonsuza kadar beni dinlesin istiyorum. bir dakika başka bir yere bakmanıza tahammülüm yok. bir dakika benden uzaklaşmanıza dayanamıyorum. bu zamana kadar hissetmekten, düşünmekten, bilmekten hep kaçtığım şey buydu. artık söylüyorum, ama bu ne işime yarayacak, bilmiyorum. 

güçsüzlüğü fark etmenin güçlülük olduğunu söylüyor herkes. incinebilirliği kabul etmenin kendi içine bir yol açacağını ve de... zaman zaman ben de söylüyorum bunları, yapması nefes almak kadar kolay ve doğalmışçasına. değil ama. bunu unutmamam lazım. her şey daha zor oluyor unuttuğumda. çemberler çize çize ilerlediğimi sanıyorum, yanılıyorum. kocaman bir çemberin üzerindeyim ve başladığım noktaya bile gelmedim daha. bu yüzden farklı bir yere çıkacağıma dair umudum var - ki bu göründüğü kadar iyi bir haber değil.

kendimi anlamak ve anlatmak adına attığım her adım işleri daha da karmaşıklaştırıyor sanki. bu yazıda olduğu gibi. o yüzden biri, nolur, bir şey anladıysa bana da anlatsın.